Kilikya’da Yerleşim Yerleri

Antik Çağlardan Günümüze Çukurova’nın Tarihi Mirası

Kilikyalılar, köklerinizin derinliklerine inmeye hazır mısınız? Bugün, kadim Kilikya topraklarında, Çukurova’nın bereketli ovalarından Torosların zirvelerine uzanan zengin yerleşim tarihine bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu coğrafya, sadece Türkiye’nin değil, tüm insanlık tarihinin en eski ve en zengin örneklerinden birini barındırıyor.

Kilikya, Alanya Burnu’ndan başlayıp doğuda Kinet Höyük’te son bulan, kuzeyde ise Toros Dağları ile çevrili geniş bir alanı kapsıyor. Bu bölge, sadece antik dönemdeki siyasi ve ekonomik önemiyle değil, aynı zamanda kesintisiz yerleşim tarihiyle de arkeoloji dünyasının gözdesi. Doğu Akdeniz’in en verimli topraklarına sahip olmasının yanı sıra, Anadolu ile Levant arasındaki stratejik geçit noktalarına da ev sahipliği yapıyor. Gelin, bu eşsiz coğrafyanın yerleşim yerlerini, tarihsel gelişimlerini, coğrafi dağılımlarını ve günümüzdeki durumlarını birlikte keşfedelim.

Kilikya’nın Antik Dönem Yerleşim Tarihi ve Jeopolitik Konumu

Kilikya’nın yerleşim tarihi, Mezolitik Dönem’den çok daha eskilere dayanıyor. Arkeolojik bulgular, bölgedeki ilk yerleşimlerin Neolitik Çağ’da başladığını ve yerleşim kayıtlarının MÖ 8000’e kadar uzandığını gösteriyor. MÖ sekizinci ve yedinci binyıllardan itibaren, yani Tunç Devri’nde, bölgede sistemli bir yerleşim düzeni görülmeye başlanmış. Bakır Çağı’nın çeşitli evrelerinde, özellikle Orta Bakır döneminde, Doğu bölgelerinde görülen Halaf ve Ubaid kültürleriyle uyumlu yapılar ortaya çıkmış.

Kilikya’nın coğrafi özellikleri, bu bölgeyi cazip kılan temel nedenleri açıklıyor: zengin su kaynakları, verimli topraklar ve denize erişim imkanı. Bölge, tarih boyunca Dağlık Kilikya (Kilicia Trachea) ve Ovalık Kilikya (Kilicia Pedias) olmak üzere iki belirgin coğrafyaya ayrılmış. Ovalık Kilikya, günümüzdeki Çukurova’yı oluşturuyor ve Seyhan ile Ceyhan nehirlerinin suladığı verimli düzlükleri kapsıyor. Bu bölge, Asur belgelerinde “Que” olarak adlandırılmış. Dağlık Kilikya ise, Toros Dağları’nın denize kadar uzanan engebeli ve kayalık alanlarını içeriyor ve “Hilakku” olarak biliniyor. Bu ikili yapı, yerleşim düzeninden ticari faaliyetlere, üretim türlerinden savunma stratejilerine kadar birçok alanda farklılıklar yaratmış.

Hititler döneminde Kilikya, Kizzuwatna Krallığı’nın kontrolündeydi. Bu krallık, Hititler ile Mitanni Krallığı arasındaki güç mücadelesinde stratejik bir rol oynamış ve zamanla bağımsızlığını kazanmış. Kizzuwatna’nın merkezi Kummanni’de bulunuyordu ve bölge, Orta Ege Ticaret Yolu üzerinde önemli bir konuma sahipti.

Asur İmparatorluğu döneminde bölge, “Que” ve “Hilakku” olmak üzere iki ayrı idari birime bölünmüştü. MÖ 715’te II. Sargon’un seferi sonrasında, Göksu Nehri’ne kadar olan bölge Asur egemenliğine girmişti. Bu dönemde Kilikya, Asur İmparatorluğu için ekonomik açıdan son derece önemli bir bölge haline gelmişti; demir, gümüş ve gümrük gelirleri sağlıyordu. Asur belgelerine göre, Ovalık Kilikya Mısır’a mobilya ihraç ederken, Dağlık Kilikya genç kölelerin tedariki için bir kaynak olarak kullanılıyordu.

MÖ 333’te Büyük İskender, Pers egemenliğine son verdi. İskender’in ölümünden sonra bölge, generalleri arasında el değiştirdi ve sonunda MÖ 281’de Seleukos egemenliğine girdi. Seleukos Dönemi, Kilikya’nın Helenleşme süreci açısından kritik bir dönem oldu; bu çağda birçok Yunan şehri kuruldu ve geliştirildi. Seleukos İmparatorluğu’nun zayıflamasıyla Ptolemaios Hanedanı egemenliği başladı ve bölge, Akdeniz korsanlığının yoğun yaşandığı bir alana dönüştü. MÖ 102-101 yıllarında Romalılar bölgeye müdahale ederek korsanları bastırmaya başladılar.

Adana ve Çevresi: Ovalık Kilikya’nın Kalbi

Adana, Kilikya bölgesinin en eski ve en büyük yerleşim merkezlerinden biri ve Ovalık Kilikya’nın doğal merkezi olarak kabul ediliyor. Kişi başına düşen verimli toprak miktarı açısından Çukurova’nın kalbinde yer alan Adana, antik dönem kaynaklarında Selevkid Dönemi’nde “Antiokhia ad Sarum” (Sarus Irmağı üzerindeki Antakya) olarak anılıyor. Seyhan Nehri (antik adıyla Kydnos) kıyısında kurulu olan Adana, ticari faaliyetler ve yönetimsel işlevler açısından bölgenin en önemli merkezi olmuş. Arkeolojik araştırmalar, bölgede MÖ 5000 yıllarında Kalkolitik dönemde taş ve maden aletlerinin kullanıldığını gösteriyor.

Adana’nın antik tarihindeki ilk önemli dönem Kizzuwatna Krallığı zamanında başladı. MÖ 3000-1200 yılları arasında Adana bölgesi, Orta Anadolu’daki Hitit İmparatorluğu ile Kilikya’daki Kizzuwatna krallıkları arasında bir ara bölge işlevi görmüş. Bu dönemde, bölge ticari ilişkileri sayesinde önem kazanmış ve ticaret merkezi olarak konumlanmış. Asur Krallığı’nın MÖ 612’de yıkılmasıyla, başkenti Adana bölgesinde olan Syennessis Krallığı kurulmuş. Ksenophon’un eserlerinde bahsettiği Syennessis Krallığı’nın Pers döneminde de önemini koruduğu anlaşılıyor.

Büyük İskender döneminde Adana stratejik bir önem kazandı; İskender MÖ 333’te bölgeye gelerek Pers Satrabı Arsemes’i yenerek Kilikya’da Pers egemenliğini sona erdirdi. İskender sonrası dönemde, Seleukos Nikator Adana’yı kendi imparatorluğunun sınırları içerisine aldı ve kent bazı düzenlemeler ile geliştirildi. MÖ 312-64 yıllarında Adana, Anadolu Krallıkları, Ptolemaios’lar (Mısır), Seleukoslar ve Romalılar arasında sık sık el değiştirdi.

Roma İmparatorluğu döneminde Adana özel bir ilgi gördü; İmparator Hadrianus MS 117’de Adana’yı ziyaret etti. İmparator Antonius Pius zamanında, Adana sadece Kilikya’nın başkenti olarak değil, Likonia ve Isauria bölgelerinin de yönetim merkezi oldu. MS 260’ta Pers hükümdarı Sapor Kilikya’yı istila ederek Adana’yı yağmaladı, ancak kent kısa sürede onarıldı. İmparator I. Constantinos (Konstantinos) zamanında (306-337), Roma eyaletlerindeki isyanlar sona erdi ve kent Hıristiyanlık açısından önem kazandı. İmparator Ioustinianos zamanında (527-565), Adana’da önemli imar faaliyetleri başlatıldı, özellikle Seyhan Nehri’nin taşkınlarından kenti korumak için nehir yatağı değiştirildi ve bu sırada ünlü Tarsus Şelalesi oluştu.

MS 7. yüzyıldan itibaren Arap-Bizans mücadelesi Adana’yı etkisi altına aldı. Bölge, iki büyük güç arasında sınır bölgesi haline dönüştü ve sürekli akınlara maruz kaldı. Emevîler döneminde Adana sık sık istila edildi, ancak Bizanslılar tarafından da savunuldu. Abbâsîler zamanında, Harûnürreşîd döneminde Horasanlı kumandan Ebû Süleym et-Türkî tarafından Adana bölgesine Türk-İslam unsurları yerleştirildi ve sistemli iskân başlatıldı. Bu dönemde Adana, İslam coğrafyasının sınır şehirlerinden biri olma konumunu aldı.

Adana’nın Osmanlı dönemindeki tarihi, Ramazanoğulları Beyliği ile yakından ilişkili. Memlükler’e bağlı olarak 1378-1562 yılları arasında Yüregir boyundan Ramazan Bey’in ailesine intikal eden Adana, 1432’de şehri ziyaret eden Bertrandon de la Broquière tarafından Hârûnürreşîd zamanında Ebû Süleyman adında bir Türkmen kölesi tarafından tahkim edilen bir yerleşim olarak tasvir edilmiş. Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi esnasında Adana Osmanlı topraklarına dâhil olmuş, uzun süre Ramazanoğulları vasıtasıyla yönetilmiştir. Osmanlı hâkimiyeti altında, Bedreddin el-Gazzî Adana’yı bağlık bahçelik bir yer olarak tanımlamış ve Seyhan nehri üzerine kurulmuş su dolaplarıyla sulama yapıldığını ifade etmiştir.

Silifke ve Seleukeia: Ovalık Kilikya’nın Batıdaki İncisi

Silifke, günümüzde Mersin iline bağlı bir ilçe olmakla birlikte, antik dönemde Seleukeia Kalykadnos olarak bilinen önemli bir liman kentiydi. Göksu Nehri (antik adıyla Kalykadnos) kıyısında kurulu olan bu kent, Seleukos Döneminde kurulmuş ve kendi adında sikke basma hakkına sahip olmuş. Seleukeia, üç önemli yolun kesişme noktasında yer alıyordu; birincisi Konya’dan gelen ve Mut üzerinden Göksu Irmağı boyunca uzanan yol, ikincisi ise Antakya ve Levant’a açılan güney yolu, üçüncüsü ise iç Kilikya’yı Aydıncık limanı (Kelenderis) ile bağlayan doğu yolu.

Silifke’nin antik dönem tarihi, Helenistik Dönem’de başlamış. Seleukos I Nikator, Göksu Nehri’nin sağ kıyısında bir liman kenti kurmuş ve bu kente Seleukeia adını vermiş. Kent, Helenistik Dönem’de ticari faaliyetler bakımından oldukça gelişmiş, özellikle deniz ticaretinde önemli bir rol oynamış. Dağlık Kilikya bölgesinin engebeli yapısı nedeniyle deniz ticaretinin ön plana çıkması, Silifke gibi liman kentlerinin önemini artırmış. Kıbrıs ve Levant’a yakın konumda bulunan Silifke, jeopolitik açıdan da büyük avantajlar sağlamış.

Silifke Kalesi, yapılan araştırmalara göre Yunan veya Roma’nın erken dönemine ait olduğu tahmin ediliyor. Günümüzde 185 metre yüksekliğindeki bir tepe üzerine kurulu olan, oval yapıya sahip kale, doğal değişiklikler nedeniyle Orta Çağ Kalesi görünümüne kavuşmuş. Hendekle çevrili kalenin içinde kemerli galeriler, su depoları, ambarlar ve diğer tarihi yapılar bulunuyor. Ünlü gezgin Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesine göre, 17. yüzyılda Silifke Kalesi’nde 23 burç, 60 adet ev ve bir cami bulunuyordu. Günümüzde kalenin içerisinde 10 adet burç halen görülebiliyor.

Silifke’nin Roma dönemindeki gelişimi, deniz ticareti sayesinde hızlanmış. Kentin liman işlevinin güçlendirilmesi ile birçok ticarî ve idari yapı inşa edilmiş. Silifke Müzesi’nde sergilenen arkeolojik buluntular, Tunç Çağı’ndan Osmanlı dönemine kadar kesintisiz bir iskân tarihini gözler önüne seriyor.

Bizans döneminde Silifke, önemli bir şehir konumunu korumuş; İmparator I. Alexios tarafından yapılan kale onarımları, şehrin stratejik önemini gösteriyor. İmparator I. Leon tarafından kıyıya yaklaşık 600 metre uzaklıkta, 1199 yılında bir deniz kalesi yapılmış ve günümüzde bu kale “Kız Kalesi” adıyla tanınıyor. Orta Çağ’da Silifke, Haçlı Seferleri sırasında önemli bir konaklama merkezi olmuş ve birçok defa Selçuklular ile Bizanslılar arasında el değiştirmiş.

Dağlık Kilikya’nın Yükseklerdeki Yerleşimleri

Dağlık Kilikya, engebeli ve kayalık yapısı nedeniyle, ovalık bölgeye göre farklı bir yerleşim ve ekonomi düzenine sahip olmuş. Bölgenin kaynakları, tarım açısından sınırlı olmasına rağmen, ormanlar, hayvan yetiştiriciliği ve korsanlık faaliyetleri temel geçim kaynaklarını oluşturmuş. Dağlık Kilikya’da kurulmuş olan yerleşim merkezleri, çoğunlukla liman kentleri veya iç kesimde yer alan kale şehirleri olmuş.

Uzuncaburç (Diokaisareia)

Uzuncaburç, Silifke ilçesinin kuzeyindeki dağlık bölgede yer alan antik kent Diokaisareia’nın kalıntılarıdır. Seleukos İmparatorluğu döneminde bir tapınak merkezi ve Olba Tapınak Devletinin parçası olan kent, Roma İmparatorluğu eline geçtikten sonra önemli değişikliklere uğramış. MS 72’de İmparator Vespasianus, Diokaisareia’yı Olba devletinin merkezinden ayırarak ayrı bir kent haline getirmiş. Bu dönüşüm, kentin kendi parasını basma hakkı elde etmesi ile sonuçlanmış ve Diokaisareia, bölgesel bir idari merkez olarak işlev görmüş.

Uzuncaburç’un arkeolojik kalıntıları, Helenistik ve Roma dönemlerinin mimari geleneklerini yansıtan önemli yapıları içeriyor. Kent suru içerisinde, Seleukos I Nikator tarafından yaptırıldığı düşünülen ve 36 sütunla çevrili peripteros planlı Zeus Tapınağı bulunuyor, ancak yapı MS 5. yüzyılda kiliseye çevrilmiş.

Korykos (Kızkalesi)

Korykos antik yerleşimi, Mersin’in Erdemli ilçesinde yer almakta ve Akdeniz’deki en iyi korunmuş antik kentlerden biri olarak kabul ediliyor. Hitit döneminden beri varlığı bilinen Korykos, Helenistik, Roma, Bizans ve Kilikya Ermeni Krallığı dönemlerini kapsayan geniş bir tarihsel geçmişe sahip.

Soli-Pompeiopolis

Soli-Pompeiopolis antik kenti, Mersin’in Mezitli ilçesinin yaklaşık 2 kilometre güneyindeki Viranşehir Mahallesinde yer alıyor. Kentin erken tarihi hakkındaki bilgiler kısıtlı olmasına rağmen, Strabon’un kaydına göre Soloi, Akhaioslar ve Rodos’taki Lindos’lular tarafından kurulmuş.

Kilikya’nın kadim yerleşim yerlerini keşfederken, tarihin tozlu sayfalarında bir yolculuk yaptık. Adana’nın bereketli topraklarından Silifke’nin kıyılarına, Uzuncaburç’un yükseklerinden Korykos’un deniz kenarındaki kalelerine kadar, her bir yerleşim yeri Kilikya’nın zengin ve çeşitli mirasının bir parçası. Bu mirası korumak ve gelecek nesillere aktarmak hepimizin sorumluluğunda.

Siz de Kilikya’nın tarihi ve kültürel mirasını daha yakından tanımak için bu bölgeleri ziyaret etmeye, araştırmalar yapmaya ve bilgilerinizi paylaşmaya davetlisiniz. Unutmayın, geçmişimizi ne kadar iyi bilirsek, geleceğimizi de o kadar sağlam temeller üzerine inşa edebiliriz.

Kilikya kimliği yeniden canlanıyor!